Oyun-Forum.com - Full Rip oyun indir l Lost l GTA IV l Devil May Cry 4 l Fifa 09 l Pes 2009 l
  Ana Sayfa Forum Giriş Yap Kayıt  








  Konuları Göster
Sayfa: [1] 2 3
1  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / ÇANAKKALE DEKİ KAHRAMAN ATATÜRK : Dün 04:39:49 ÖS
 
ÇANAKKALE CEPHESİNDEKİ KAHRAMAN: ATATÜRK-1
--------------------------------------------------------------------------------
 
Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin en şerefli, en onurlu, en mümtaz simalarının başında gelen Türk büyüklerinden birisidir. Bir Türk olarak, böyle bir insanın benim milletime mensup olması bana gurur, onur ve şeref vermektedir. Onun şerefli onurlu ve mümtaz siması, hayal ya da ütopyayı içermez. Onun yaşantısı, hedefleri ve düşünceleri; zekanın, aklın ve Türklüğün zaferi olarak tarihimizde, altın harflerle yer almıştır.
 
Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin en şerefli, en onurlu, en mümtaz simalarının başında gelen Türk büyüklerinden birisidir. Bir Türk olarak, böyle bir insanın benim milletime mensup olması bana gurur, onur ve şeref vermektedir. Onun şerefli onurlu ve mümtaz siması, hayal ya da ütopyayı içermez. Onun yaşantısı, hedefleri ve düşünceleri; zekanın, aklın ve Türklüğün zaferi olarak tarihimizde, altın harflerle yer almıştır. Bunu hiçbir gücün değiştirmesi söz konusu olamayacaktır. Atatürk’ün üzerine çamur atmaya çalışan bu ülkedeki bazı hayinlerin palavraları, benim gibi gerçek Atatürk severler tarafından, o malum şahısların gözlerinin önüne konulup, yüzlerine de düşüncelerimiz, bir şamar şeklinde her zaman patlatılacaktır. Atatürk’ün üstün vasıflarını bildikleri için rahatsız olanlar, etnik kökenlerini gizleyip başka şekil ve kılıklarda bukalemun gibi hareket edenler, Türk milletinin içersine çeşitli açılardan sızan sözde demokratlar, yine sözüm ona insan hakları savunucuları ve paranın çarkına kapılıp hareket edenler, hiçbir zaman bizim içimizdeki Atatürk sevgisini atamayacaklardır.
Tarihte Atatürk’ü kahraman ve sembol yapan olaylardan birisi de, Çanakkale’de 1915 yılında yaşanan savaşlardır. Yarbay Mustafa Kemal, o savaşlarda askerlik dehasının bir ürünü olarak meydana çıkmış ve Anafartalar’da, Conkbayırı’nda tarihi sürecin emperyalistler aleyhine donmasını sağlamıştır. Çanakkale Savaşları demek, aynı zamanda, Atatürk demektir. Çanakkale savaşlarında Atatürk’ü önemsemeyen, gizleyen ve göstermeyen anlayışlar, tarihi tahrif eden anlayışlardır. Bu anlayış sahiplerinin çoğunluğunu araştırın, şunu göreceksiniz; bunların ekserisinin Türk kökeninden gelmeyip, içimize sızmış olan, sözde Türkler olduğunu, kolayca fark edeceksiniz. Eğer bunların içersinde, Türk kökeninden gelip de, çeşitli sebeplerden dolayı Atatürk’e karşı hıyanet içersinde olanlar da varsa, onları da, bir Türk olarak, Türklüğün içersinden, tarihin çöplüğünün içersine doğru yuvarlamak, son derece gerekli olmaktadır. Bu kanına küfretmeyi seven asalaklar da, her zaman tarihimizde var olmuştur. Aynı Asya’da Hunlar döneminde olduğu gibi... Aynı Göktürk kağanlığı döneminde; Bumin Kağan’ın, Kültekin Kağan’ın yaşadığı devirlerdeki Çin severlerin var olmasındaki gerçek gibi.O yıllarda Ulu Bilge Kağan adına dikilmiş olan anıtın, güney yönünde Türkiye Türkçesiyle şunlar yazılıdır:
“Çinlilerin sözleri tatlı ipekli kumaşları yumuşaktır. Tatlı sözler ve yumuşak kumaşlarla aldatıp uzak milletleri kendilerine yaklaştırırlar. Sonra da içlerine girip kötülüklerini yaparlar. Kendilerinden olmayan bilgili ve cesur kişileri yaşatamazlar. Yanılıp da onlara inanan kişinin kabilesini, milletini, neslini yok ederler. Tatlı sözlerle, ipek kumaşlara aldanan çok Türk öldü. Türk milleti yanılırsan gene ölürsün.”
Dün nasıl Çin severler, tarihin çöplüğüne gitmeye mahkum olmuşlarsa, günümüzde de böyle kanına küfretmekten zevk alan Türk kökenliler de, aynı akıbete uğrayacaktır ve de uğramalıdır.
Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saymak mümkün müdür? Onun bu cephede yaptığı kahramanlık, aynı zamanda yarbaylıktan albaylığa geçmesine de yol açmıştır. O, bu kahramanlığının sonucunda, 1915 yılında yayınlanmış olan Harp Mecmuasına da kapak olmuştur.
Kara cephesindeki savaşların o kanlı günlerinde, Conk bayırındaki taarruz sırasında göğsündeki saate isabet eden şarapnel parçası sayesinde, Allah’ın Türk milletine büyük bir bağışı olarak hayatta kalmayı da başarmıştır.Atatürk bu saati, bu olayın bir nişanesi olarak cephede 5. Ordu komutanı Liman Von Sanders’e takdim etmiştir. Bunun üzerine Von Sanders’te kendi saatini çıkararak Atatürk’e vermiştir.


ÇANAKKALE VE EDEBİYATÇILAR

Milli şairimiz Mehmet Emin Yurdakul ve arkadaşları savaş anında cepheyi ziyaret etmişler fakat 3. kolordu komutanı Esat Paşa onları cephenin kanlı savaşlarının geçtiği ve Atatürk’ün bulunduğu yere, can güvenlikleri için göndermemiştir. Bu olayı geziye iştirak eden yazar Ali Canip Yöntem şöyle anlatır:
“Biz Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, henüz Anafartalar muharebeleri olmamıştı. Mustafa Kemal yarbaydı. Fakat ilk kahramanlığını göstermiş ‘Seddülbahir’in kuzeyinde, batısında İngilizlere ilk zapartayı atmış ve onları Arıburnu’nda dar bir yere mıhlamıştı.”
Bu tespitten sonra 3. Kolordu komutanı Esat Paşa’dan izin isteyen Ali Canip Yöntem Mustafa Kemal’le telefonda görüşür:
“Dedim ki;- Paşam müsaade eder misiniz, Mustafa Kemal Bey’i Selanik’ten tanırım, bir hal ve hatır soralım.
‘Hay hay dedi ve kendisini telefonla buldu.
Sanki bir gazinoda konuşurmuş gibi ‘(Beyazkuleden), Olimpos Palas’tan, Kıristal’den,Yonyo’dan acaba ne haber?’diyordu.
Cevap verdim:‘Beyim, onlar masal oldu ama, sizin şahmetinizi buradan gördük ve aynı zamanda işittik.
Arkadaşlarımın kimler olduğunu sordu, saydım. İçlerinden yalnız şair Emin Bey’i (Yurdakul) tanıyordu. Telefonu Emin Bey’e verdim. O da bir müddet konuştu. Sonra beni istedi. Tekrar telefon başına geçtim. Konuştuk.
‘Acele benim yanıma gelin, arkadaşlarınla ...’dedi.
‘Esat Paşaya arz edeyim’ dedim.
Aramızdaki mesafe bir buçuk kilometre imiş...
Esat Paşa ile Mustafa Kemal bey arasında telefon münakaşası başladı. Mustafa Kemal bizim oraya gitmemizi istiyor. Esat Paşa:
-‘Rahi mestur (örtülü yol) ateş altında. Bu beyler ise bana Hariciye Nazırının emaneti, yollayamam’ diyordu.
Mustafa Kemal: ‘Yaverimi yollayayım, onları alsın’ diye ısrar ediyor.
Fakat Esat Paşa: ‘Kendin de gelsen, gene bunları oraya yollayamam’ cevabını verdi ve gidip görüşemedik.
Çanakkale’de on beş gün kadar kaldık.”
On beş gün Gelibolu ve çevresindeki yazarlarla birlikte bulunmuş olan milli şair Mehmet Emin Yurdakul, cephedeki ortamdan da etkilenmiştir ve: “Ordunun Destanı” adlı 15 Eylül 1915 tarihli şiirinde şu dizelere yer vermiştir:

“Ey bugün şahit olan Sarphisarlar!
Ey kahraman Mehmet Çavuş siperler!
EY MUSTAFA KEMALLERİN AZİZ YERİ,
Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yarlar!

Sizler burada gördüğünüz büyük cengi
Elde kılıç parladıkça unutmayın
Bugünü de bundan üç bin yıl evvelki
Kahramanlık devri gibi uyutmayın.

Anlatın ki, burada Türkler şan verdiler;
Birçok vahşi, cehennemi kuvvetlere
Ateş, çelik kıralları devletlere
Süngülerle mucizeler gösterdiler

Burda zulme baş eğmeyen bu yiğitler
Vatan için her mihnete katlandılar:
Ölümleri tahkir eden şu şehitler
Türkelinin hayatını kazandılar.

Bu memleket büyüklüğün vatanıdır,
Ellerinde silahlarla ölenlerin,
Son nefeste ümitlerle sönenlerin
Hakka kurban olanların Turanıdır.

Görüldüğü gibi gerek Harp Mecmuasının kapağında bir Çanakkale Anıtıyla resmi verilen ve gerekse Milli Şair Mehmet Emin Yurdakul’un “Ordunun Destanı” adlı şiirinin birinci kıtasının üçüncü dizesinde yer bulan Mustafa Kemal, aynı zamanda Çanakkale cephesinde kahraman olan kişidir. Dikkat buyurun, örnek verdiğimiz dergi kapağı ve şiir örnekleri 1915 yılına aittir. Bazı hasta ruhların iddialarına veya saçmalıklarına koz oluşturacak bir Cumhuriyet sonrası ortaya atılmış örnekler de değildir. Burada, vicdan, onur ve şeref bu doğruları benimser. Benimsemeyenler varsa, onlar bir Türk insanının dünyadaki başarısını kıskanan ve çekemeyen art niyetli, hasta ruhlu, kafaları yıkanıp sonra da dumanlanmış kişiler ya da etnik kimliğini saklayan şahıslardır.
Yine Atatürk’ün adlarından birisi olan “Kemal” ismi, cephede bulunduğu yerlerden birisine Kemalyeri olarak verilmiştir. Bu isim verilme olayı, Çanakkale savaşlarının yaşandığı sırada olmuştur. Yani Nisan 1915’te. Bunun tanığı da o dönemde 3. kolordunun kurmay başkanı olan Fahrettin Altay’dır.
Atatürk’ün bu cephedeki kahramanlığı, üstün askerlik yeteneği, amirlerinin ilgisini çekmenin ötesinde Almanların ve de İngilizlerin dikkatini de çekmiştir. 5.Ordu komutanı Alman asıllı Liman Von Sanders şu tespiti yapar:
“Anafarta civarında toplanan bütün birliklerin komutasını, Arıburnu cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. tümen komutanı albay Mustafa Kemal beye verdim
İlk askeri başarısını Trablusgarp’te gösteren Mustafa Kemal, sorumluluk ve görevden sevk duyan bir komutan özelliğine sahipti. Daha 25 Nisan sabahı 19 tümen ile ve hiçbir yerden emir almaksızın kendiliğinden muharebeye müdahale ederek düşmanı sahile kadar püskürtmüş ve bundan sonra üç ay süre ile kırılmaz bir azimle devamlı düşman saldırılarına karşı koymuştu. Ona tam anlamıyla güvenilebilirdi.”
Yine Liman Von Sanders 1915 yazında Enver Paşa’ya gönderdiği yazıda da şu tespitleri yapmıştır:
“Mustafa Kemal Bey, 5 ay önceki ilk karaya çıkış hareketinden beri 19. Tümenin başında parlak şekilde savaşmış ve İngilizlerin Anafarta kanadında son büyük çıkarma hareketleri esnasında müşkül bir anda kumandayı ele almak zorunda kalmıştır. (…) Albay Mustafa Kemal Bey burada da görevini büyük bir cesaret, iyi ve açık tertibat alarak ifa etmiştir. Öyle ki kendisine –vazifem gereği olarak- tekdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade ettim.”
İngiliz generali Aspinali-Oglander tarafından Çanakkale savaşları ile ilgili yazılan bir yazıda da şu bilgiler verilir:
“İngilizlerin Çanakkale Harbinde muvaffak olamamalarının sebeplerini tetkik ederken bilhassa iki mühim amili ihmal etmemek icap eder. Bunların birincisi Türk askerinin haiz olduğu yüksek muhteşem askeri meziyetler, ikincisi Çanakkale’ deki beşinci Türk ordusunun parlak kumandasıdır. Muharebelerin başlangıcında Türk askerlerinin kıymeti layıkiyle nazarı dikkate alınmamıştır.
Türkiye’nin bugünkü Cumhurbaşkanı (Yazının kalem aldığı dönem) olan ‘mukadderatta hükmeden adam’ bir piyade fırkasın başına olduğu halde harikulade kumanda dehası göstermiştir.
Bu kumandanın 25 Nisanda vaziyeti derhal kavraması ve ona hakim olması yüzünden Anzak kıtaları, karaya çıktıklarının birinci gününde hedeflerine varamadılar. Sonra gene Mustafa Kemal’in kuzey mıntıkası komutanlığını alarak 9 Ağustos’taki canlı hareketi sayesinde 9. İngiliz kolordusunun geciken ileri hareketini akamete ve mağlubiyete uğramıştır.
Yirmi dört saat sonra bizzat kendisi tarafından yapılan bir istikşafı müteakip Conk bayırında Gazi tarafından idare olunan parlak mukabil taarruz, Türklere muzafferiyeti vermiştir.
Bir tek tümen kumandanının, üç muhtelif fırsatta, yalnız vakanın cereyanı üzerinde değil, bütün bir harbin cereyanı ve bir imparatorluğun mukadderatı üzerinde bu kadar derin tesir icra etmesi tarihte çok az görülmüştür.”
İngilizlerin meşhur liderleri Vinston Çorçil’de Atatürk’ün Çanakkale Savaşlarındaki konumu için şu tespiti yapmıştır: “Mukadderatın adamı...”
Görüldüğü üzere, daha pek çok somut kanıtlarıyla, Çanakkale cephesinin gerçek kahramanı olan lider-komutan Atatürk’ü, tarihin objektifliği içersinde görülmesi gereken yerde görüyoruz. Görmeyen gözlerin açılmasını diliyoruz.


 
2  Eğlence, Gırgır, Komik, Sohbet... / ŞİİRLER (kelımelerın dili) / ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM-ÜSTAD M.AKİF ERSOY : Dün 04:32:34 ÖS
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?


Mehmet Akif Ersoy  |     
3  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / ERZURUM KONGRESİNDE YAŞANAN İLGİNÇ OLAY NEYDİ!!!! : Ağustos 17, 2008, 10:38:43 ÖS
Ergenekon tartışmalarının tozu dumanı arasında kritik bir yıldönümü gözlerden kaçtı gibi. Açılış tarihi özellikle Meşrutiyet'in ilanı yıldönümüne denk getirilen Erzurum Kongresi, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günlerinde gerçekleştirilmişti.

Erzurum Kongresi'nin siyasî tarihimizde genellikle Cumhuriyet'e giden yolda bir atlama taşı olarak değerlendirilmiş olmasına ne kadar hayıflansak yeridir. Çünkü ABD Başkanı Wilson'un savaşa son vermeyi amaçlayan Prensiplerinin açıklanmasının (8 Ocak 1918), özellikle de Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) ardından başlayan Anadolu ve Trakya'daki Müdafaa ve Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye, Redd-i İlhak cemiyetleri, Kars ve Oltu şûraları vb. gibi sivil örgütlenmeler ve düzenledikleri bir dizi kongre, dağ başlarında yanan kamp ateşleri misali yurt sathına yayılan çok-merkezli bir bağımsızlık hareketini tetiklemişti.

Bunlar başlangıçta zannettiğimizin tersine, tamamen siyasî çözümden yana, barışçı hareketlerdi. Ancak 15 Mayıs 1919'daki Yunan işgali, siyasî ve diplomatik çözümlerin yetersizliği konusunda ilk kuşkuların yeşermesine zemin hazırlayacaktı. İnönü muharebeleri, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcını temsil eder görünse de, aslında savaş sırasında, hatta Sakarya Meydan Savaşı ile Büyük Taarruz arasında bile siyasî çözüm arayışlarının ne denli ısrarla devam ettirildiğini ve sonuçların nasıl sabırla beklendiğini gözden kaçırmamalıyız. Milli Mücadele denildiğinde nedense sadece askerî mücadele akla gelir. Oysa bu bir yanılsamadır. Aslında Millî Mücadele'nin iki boyutu vardı: 1) Sivil ve siyasî çözüm boyutu, 2) Askerî boyut. Aslında çözüm eğer masa başında bulunabilseydi, savaşmaya gerek kalmadan bağımsızlığımızı kazanmayı tercih edecektik. Ne mi demek istiyorum? Biraz açayım izninizle:

Ordunun Meclisi mi, Meclis'in ordusu mu?



Mustafa Kemal Paşa dahil olmak üzere Millî Mücadele'yi omuzlayan kadro, Milli Mücadele'yi askerî değil, siyasî-sivil bir zeminde ve meşruiyetini silahtan değil, halktan alan bir hukukî çerçevede başlatıp sürdürdüler. Bana itiraz edecekler belki şaşıracaklar ama bunu birkaç yıl önceki bir Milli Egemenlik Sempozyumu'nda Deniz Baykal da vurgulamış ve şöyle demişti: "Millî Mücadelemiz, bir siyaset projesidir, bir askerî proje değildir ve bunun temelinde de "millî irade" kavramı vardır. O nedenle, önce Meclis kurulmuştur, ondan sonra ordu kurulmuştur ve ordumuzun adı da "Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu" olmuştur. "Meclisin Ordusu" olmuştur. "Meclis'in Kumanda Ettiği Ordu" olmuştur. İşin özünde siyaset vardır, işin özünde millî irade vardır ve bu ilk kez vardır."

Elbette ordu, cephane, silah vs. önemliydi ama bu araçları kullanan ve yöneten meşru bir sivil-siyasî irade bulunmalıydı arka planda. Bu irade de, 1918'de başlayan 'yerel kongre iktidarları' sürecinin sonunda Kâzım Karabekir gibi muvazzaf ve Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Orbay gibi istifalarını vermiş askerleri de kucaklayan Erzurum Kongresi'nde taçlanmıştı. Erzurum'da ilk kucaklaşmasını gördüğümüz millî iradenin Sivas Kongresi'yle yurt geneline doğru yayılması, nihayet bizim TBMM dediğimiz Ankara'daki 'nihai kongre'de yasama, yürütme ve yargı erklerini sırtlanmış fevkalade bir meclise dönüşmesi, gerektiğinde savaşın bu meclisin karar ve izinleri doğrultusunda yönetilmesi, dikkatten kaçırmamamız gereken hayatî gelişmelerdir. İşte bir tür askerî cunta hareketinin ürünü olan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile 'sivil' karakterli Erzurum Kongresi arasında geçen yaklaşık bir aylık süre, Milli Mücadele'nin ileriki safhaları üzerinde tayin edici etkileri olacak mühim bir dönüşüme sahne olmuştu. Bu sürede Milli Mücadele'nin askerî bir cuntadan sivil bir kongreye nasıl evrildiğini görme imkânını bulabiliyoruz. Şimdi Kâzım Karabekir'in İstiklâl Harbimizin Esasları adlı eserinden sivil gelişmelerin Erzurum Kongresi'ne kadarki safhalarını beraberce görelim: "M. Kemal Paşa hazretlerinin Erzurum Kongresi'ne girmek arzusuna karşı Erzurum'da toplanan delegeler itiraz etmişler. Ve benimle irtibat vazifesini yapan Hoca Raif Efendi'yle Necati Bey'i bana göndermişlerdir. Bu zatlar bana şunu söylediler: M. Kemal Paşa hazretleri[nin] kongreye girmeleri arzusunu heyetimiz kabul etmiyor. Sebebi, sine-i millete sığındığını söylemesine rağmen henüz arkasından [üniformasını] ve padişah yaveri kordonunu çıkarmıyor. Kongre üniforma ile idare edilecekse o makamda sizi görmek isteriz."

Karabekir'in bu teklife cevabı ilginçtir: "Daha ilk günden söylediğim veçhile millî hareketimizin milletimizin ruhundan çıktığını medeni cihana göstermek lâzımdır. Uhdesinde sıfat-ı askeriye bulunan bir zatın kongreyi idaresi bir generalin kıyamı [isyanı] mahiyetinde görülür ve bir generalin kıyamı ise medenî milletler huzurunda kıymet ve ehemmiyet verilecek bir hâdise telâkki olunmaz, henüz İstanbul hükûmetine karşı cephe almamak nokta-i nazarından da bu şekil doğru olmaz. Bunun için kumandan olarak emrinizde uhdeme düşen vazifeyi yapmak millî harekâtın prestiji ve muvaffakiyeti bakımından da çok mühimdir. M. Kemal Paşa hazretlerine gelince, askerlikten istifa etmiş bulunduğundan aramızda vazife alması sakıncalı değildir. Üniforma meselesi kendisine nazikâne söylenebilir."

Bu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konuşma, o sırada Erzurum garnizon karargâhının misafir odasında cereyan etmiştir ve işin ilginç yanı, o sırada odada M. Kemal Paşa ile Rauf Bey'in de bulunmalarıdır. Kongre üyelerine danışmak için dışarı çıkan heyet biraz sonra geri dönerek Karabekir'e güvendiklerini, nasıl karar verirse kongrenin onu esas alacağını söyler. Bunun üzerine Karabekir, M. Kemal Paşa ve Rauf Bey'i delegelere takdim eder ve kendilerine kongreye gireceklerini müjdeler. Ancak Karabekir'in bir şartı vardır. Hem Mustafa Kemal Paşa'nın, hem de Rauf Bey'in "millî harekâtımızın başından nihayetine kadar bizden ayrılmayacakları hakkındaki" vaatlerini tekrar etmelerini ister. Her ikisi de heyetin önünde Milli Mücadele'den ayrılmayacaklarına söz verirler. Karabekir Paşa da onlara bu vaatlerini senet saydığını belirten bir mektup yazarak kongreye güvence verir.

Maksat, millî iradenin egemen kılınması

Buna rağmen açılışta bir sürpriz yaşanmış, Mustafa Kemal Paşa kongreye askerî kıyafetle girmiş ve kürsüye çıkarak nutuk okumak istemiştir. Bu manzara kongre genel kurulu üzerinde pek fena bir tesir yapmış ve Gümüşhane delegesi Zeki Bey kendilerine şu ihtarda bulunmak zorunda kalmıştır: "-Paşa! Evvelâ üniforma ve kordonunu sırtından çıkar, ondan sonra kürsüye gel! Ta ki millî kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin."

Karabekir'in salondakilerden işittiği kadarıyla aktardığı bu cüretkâr uyarının sahibi Kadirbeyoğlu Zeki Bey, yakınlarda yayınlanan hatıratında olayın iç yüzünü çok daha ayrıntılı olarak aktarmıştır. Şimdi Milli Mücadele'nin bu en kritik noktasında gelen "sivil uyarı"nın sahibine kulak verelim: "Yalnız bizim bir düşüncemiz vardır... O da bu milli hareketi askerî olmayan bir kuvvetle idare ederek başa çıkarmaktır. Tarih önümüzde çok canlı bir misaldir. Askerin yapacağı herhangi bir inkılab, ihtilal neticesi tasallut ve diktatörlükle hitam bulur... Asıl maksad, inkılabı halkın vücuda getirmesi, halkın başarmasıdır... Bizim gaye ve maksadımız bu işe asker parmağı karıştırmamak, kongrede verilecek mukarrerât üzerinde milli teşkilat ile halk kudret ve kuvvetinden vücûdu ile mevcudiyet-i milliye vücuda getirmektir."

Asıl çarpıcı taraf, bu sert uyarıya M. Kemal Paşa'nın gayet makul bir tepki vermiş olmasıdır. Nitekim üç dakika kadar süren bu ölüm sessizliğini onun kararlı sesi bozmuştur: "-Efendiler, şimdi bu dakikada kanaat getirdim ki, bu memleket hiçbir vakit istiklalini zayi etmeyecek, bilakis parlak istikballere mazhar olacaktır. Zira içimizde medeni cesaretini hiçbir kuvvetin eğemeyeceğine ben de iman ettiğim böyle şahıslar oldukça bizler yaşayacağız."

Bu gerçekten anlamlı cevaptan sonra M. Kemal Paşa derhal salonu terk eder ve bir süre sonra Erzurum valisinden ödünç aldığı sivil bir takım elbiseyle geri döner. Başkanlığa seçilir ve kongre, çalışmalarına devam eder. Bilelim ki, Erzurum Kongresi, sivil bir şahlanışın tetiğinin çekildiği, halk iradesinin tecelli ettiği tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Bu sivil uyanış, Cumhuriyet'e uzanan demokratik yolculuğun ilk canlı safhasını da başlatmıştı. Bu safha, Takrir-i Sükûn Kanunu ile akamete uğrayacak, ikinci safha için 1925'ten 1945'e kadar sabırla beklememiz gerekecekti. Ne yazık ki, ikinci canlı demokratik safhanın şafağında artık Erzurum Kongresi'ni değil, San Francisco Konferansı'nı bulacağızdır. Sizin anlayacağınız Erzurum Kongresi'nde var olan fakat yolları tıkanan dönüştürücü sivil hareket, bu defa dışarıdan, Batı'dan empoze edilecektir. Şimdi de öyle değil mi? Baksanıza, Ergenekon ve kapatma badirelerinden sonra hükümet direksiyonu yeniden AB'ye çevirmekte. İşte Erzurum Kongresi'nin sivil ruhuna bunun için muhtacız.
mustafaarmagan.com - 2006 © - webmaster
4  FİLM - DİZİ DOWNLOAD BÖLÜMÜ / ---FİLM İSTEK--- / EKMEK TEKNESİ BÖLÜMLERİ ARIYORUM !!! BULANA +10 REP!!! : Ağustos 14, 2008, 04:28:58 ÖS
Arkadaşlar ekmek teknesi bölümleri arıyorum hangi bölüm olursa farketmez paylaşımlarınız bekliyorum  Wink
5  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / ATATÜRKÜN SANSÜRLENEN FOTOLARI !!!!! VARAN 2!!!!!!! : Ağustos 08, 2008, 04:43:04 ÖS
Geçenlerde basında çıkan haberlere göre Arşiv Antik adlı bir şirketin düzenlediği ilkyaz müzayedesinde Atatürk’ün TBMM’nin açılışında dua ederken çekilen fotoğrafın orijinali satışa çıkarılacakmış.

Gerçi bu epeyce tanıdık bir resim ama bilmediğimiz, daha doğrusu gözümüzden saklanan o kadar çok ‘öteki’ Atatürk resmi var ki!

Merak ediyoruz: Bunlar ne zaman satılacak veya gün yüzüne çıkacak?

Mesela mı? Mesela Çankaya Köşkü’nde çekilen çarşaflı kadın fotoğrafları… En başta da Latife Hanımın ve ailesininkiler.
 

1923-1924 yıllarında o zaman için normal sayılan kapalı, yalnız türbanlı değil, üstelik çarşaflı kadın misafirlerin fotoğrafları nedense ısrarla saklanmaktadır bazı çevreler tarafından. Hatta eski adı Akit olan Anadolu’da Vakit gazetesinin birkaç hafta önceki bir haberine göre, Cumhurbaşkanlığının internet sitesinden bile itinayla temizlenmiştir bu zamanını şaşırmış fotoğraflar.

İkinci olarak Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sona ermesinden sonra çıktığı ünlü yurt gezisinde Konya’da çekilmiş (muhtemelen 1923 başları) bir fotoğrafını görüyoruz. Solda Latife Hanım, Atatürk’e şiir okuyan bir kız öğrenciyi ilgiyle dinliyor. Sağdaki yüzleri peçeli ve çarşaflı kadınlar ise öğretmen.


İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çekilmiş ünlü ‘âyetli’ fotoğraf…


Başbakan İsmet İnönü kürsüde konuşuyor ve başının üzerinde irice bir hat levhası asılı göze çarpıyor. Levhadaki yazıyı dahi okuyabiliyoruz buradan. Şûra suresinin 38. ayeti yazılıdır fotoğraftaki talik levhada. Bir zamanlar TBMM’nin Kur’an’ın gölgesinde çalıştığını bilmekten yüzü kızarıyor olmalı birilerinin.

Ve işte 1923 yılının başlarındayız. Günlerden 26 Şubat 1923’tür. Lozan görüşmelerine ara verilmiş, dış ilişkiler trafiği iyice yoğunlaşmıştır.


Bu defa o devrin, yani Hakkı Tarık Us’un Vakit gazetesi Mustafa Kemal Paşa’nın ziyaret ve görüşme haberlerine geniş yer verirken ilginç bir fotoğraf da yayınlar.

Alt yazısına “Hususi fotoğrafçımızın aldığı resim” kaydı düşülen bu fotoğrafta TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa’yı başında kalpağıyla Eskişehir taşından mamul uzun bir tespihi seçerken görüyoruz. Hem de öyle böyle değil, görüntüye bakılırsa tekkelerde çekilen 999’luk tespihlere benziyor Paşa’nın elindeki.

Satın alıp almadığını bilmiyoruz tabiatıyla. Buraya fotoğrafın altındaki yazıyı da alıyorum: “Mustafa Kemal Paşa Eskişehir taşından mamul tespih vesaire satın alırken.”


Arayın bakalım bu fotoğraflara rastlayabilecek misiniz elinizdeki yayınlarda? Pek sanmıyorum. Hele sonuncusunu temin edebilmek için epeyce ter döktüğümü söylemeliyim.

İşimiz uzun ve zor anlayacağınız… Atatürk’ün resimlerine bile sansür konuluyorsa varın gerisini siz düşünün…
6  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / 1924’de GİRECEKTİK KUZEY IRAK'A ATATÜRK İSTEMEDİ : Ağustos 04, 2008, 06:01:38 ÖS
Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon meselesi adeta bir ateş topu gibi elden ele gezerken, tarih yine imdadımıza koşuyor ve bazı eskimez ipuçlarını fısıldıyor kulağımıza.

1927 yılında İngilizlerin Irak’taki Baba Gürgür petrol kuyularından gümbür gümbür petrol fışkırmaya başlayınca bizi bir yıl önce kandırdıkları ayan beyan hale gelmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, kurt İngiliz diplomatların blöfünü yutmuş, Musul petrollerini onların tahmininden de ucuza kapatmıştı. Ancak anlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra petrolden “hisse” değil de, gelirden “kâr payı” almanın korkunç tuzağına düştüğümüz görülünce içeride homurtular da yükselmeye başlayacak ve bugüne kadar devam edecektir.

İşte Lozan’ın eksik bıraktığı maddelerden birisi daha karşımızdaydı. İttihatçılardan başlayarak göz göre göre bir dizi hata işlemiş ve sonuçta Musul sözde Irak’a dahil edilmiş, böylece güney sınırlarımızı kesinleştirmiştik.

Sultan II. Abdülhamid’in petrol sahasını ailesinin şahsi mülkü haline getirmek suretiyle bir işgal durumunda kurtarma çarelerine başvurmasına karşılık İttihatçılar bu statüyü değiştirerek petrol sahasını hanedanın şahsî mülkü haline sokmuş, 1924’te ise hanedan yurtdışına çıkarılırken vatandaşlıktan da çıkartılınca Türkiye’nin elinde hiçbir kozu kalmamıştı. Öyle ya, kendi kanunumuzla vatandaşlıktan çıkardığımız hanedanın petrol sahalarındaki emlakinin hakkını nasıl savunacaktık?

En son olarak da uluslararası bir araştırma komisyonunun 1925 yılında Birleşmiş Milletler’e verdiği raporda “Türkiye Musul üzerindeki hukukî haklarından vazgeçmedikçe Musul’un bir başka devlete verilmesi imkânsızdır” demesine rağmen, yani Musul üzerindeki hakkımız tarafsız bir komisyonca da teslim edildiği halde elimizdeki kozları yeterince değerlendiremeden görüşmeleri sonuçlandırmıştık.

Artık Musul da, petroller de sözde Irak’ın, gerçekteyse İngiliz ve sonra da Amerikan petrol şirketlerinin kasalarını dolduran yağlı payı olmuş, kuyulardan gürül gürül çekilen petrolün kasalara akıttığı altınların şakırtısı ta Ankara’dan duyulur olmuştu. Türkiye’de meydana gelen her homurtuya içeride bir karışıklık çıkararak cevap veren emperyalizm, bu defa da Nasturi ayaklanmasına başvurmuş, güneydoğu sınırımızda yeni çıban başları icat etmeye koyulmuştu.

Henüz ikinci yaşına basmış bulunan Türkiye Cumhuriyeti, isyanı bastırmak için General Cevad Çobanlı’nın emrindeki Yedinci Kolordu’yu Diyarbakır’daki birliklerle de takviye ederek bölgeye sevk etmiş, hemen hemen tam mevcutlu bir ordu haline getirmişti. Operasyonun başına da Kurtuluş Savaşı’nın unutulmaz komutanlarından Cafer Tayyar Eğilmez getirilmişti.

Gören görüyordu. Bu tam tekmil ordu, herhalde sadece sınırlarımızın içinde bulunan bir avuç Nasturi isyancıyı bastırmak için düzenlenmiş değildi. Hedef daha büyüktü. İsyan bahane edilerek ve bir oldubittiye getirilerek Musul’a kadar sarkılacaktı. Fırsat bu fırsattı.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve General Cafer Tayyar Paşa baş başa verip bu operasyonun nasıl gerçekleştirileceği üzerinde müzakerelerde bulundular. Müzakereler, yönetimin asker ve sivil kanatları arasında varılan tam bir mutabakatla sonuçlandı.

Böylesine güçlü bir desteği arkasına alan Yedinci Ordu da, Nasturi harekâtını büyük bir hızla tamamladı. Tamamlamakla kalmadı, sınırı geçerek Musul’a kadar sarktı.

Tabii harekâta şiddetli bir tepki veren İngiltere, Ankara’ya Musul’un derhal boşaltılması için sert bir nota verdi. Notalar birbirini kovalıyordu. İlkin bu tepkileri duymazdan gelen Ankara, işin ciddileşmekte olduğunu anlayınca Cafer Tayyar Paşa’ya Musul’u boşaltması emrini verdi. Cafer Tayyar Paşa, Raif Karadağ’a (Petrol Fırtınası, 1979, s. 209) bizzat anlattığı hatıralarında Ankara’dan gelen emirden şoke olduğunu belirtmiştir. Paşa, ‘bu fırsat bir daha ele geçmez’ deyip ısrarla Musul’da kalmak istiyor, Ankara’ya çektiği cevabî telgraflarında İngilizlerin başının belada olduğunu, bizimle uğraşamayacaklarını, notalarının da blöften ibaret olduğunu boşu boşuna haykırıyordu.

İngilizler gerçekten de blöf mü yapıyorlardı? Gerçekten de Irak’ta Araplara verdiği bağımsızlık sözünü tutmayan (ne ilginçtir ki, tutmayacağını bir tek Iraklılar bilmiyordu) İngiltere’ye karşı milliyetçi bir tepki dalgası yükselmekteydi. Kandırılmış Irak halkının İngiltere’ye güveni azalmıştı ve İngiltere, böyle sıkışık bir konumda Türkiye’ye açacağı savaşın nelere mal olacağını gayet iyi biliyordu.

Bu durumu içeriden teşhis eden Cafer Tayyar Paşa telgraflara direniyor, birliklerini inatla geri çekmek istemiyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa kendisini bizzat Ankara’ya çağırdı. Uzun müzakerelerden sonra birliklerin geri çekilmesine karar verilmişti. Cafer Tayyar Paşa’nın Raif Karadağ’a anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa’yla aralarında şiddetli tartışmalar geçmişti. Kendisi “Musul’un Türk olduğunda ısrar ediyor ve boşaltma yoluna gitmek istemiyordu. Gazi ise yeni kurulan devletin İngiltere’yle arasının açılmaması ve yeni badirelere sürüklenmemesi için Paşa’yı tahliye hususunda sıkıştırıyordu.”

Bu uzun ve çekişmeli geçen müzakereler sonucunda karar verilecek ve ancak geri çekilmeyi kabul etmeyen Cafer Tayyar Paşa görevinden alınarak Musul boşaltılabilecekti.



7  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / İŞTE ATATÜRKÜN SANSÜRLENEN FOTOLARI !!!!!!!!! SİTEMİZE ARMAĞAN!!!!!! : Temmuz 29, 2008, 07:42:20 ÖS
Bundan bir süre önce “Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları”nın ilk bölümünü sunduğumda olağanüstü bir ilgi ile karşılanmıştı. Fakat gelen yorumlarda asıl dikkati çeken taraf, Atatürk’ün şimdiye kadar nasıl bu kadar belli yönleri tıraşlanarak, rötuşlanarak ve steril hale getirilerek sunulabildiğiydi

Bir başka dikkat çeken nokta, ‘Acaba başka bizden gizlenen başka hangi görüntüleri var Atatürk’ün?’ sorusunun sorulma sıklığıydı. Bir kısım okuyucu ise daha fazla fotoğraf yayınlamamı talep ediyordu

Zaten sürmekte olan resim tarama çalışmalarım, bu talepler üzerine hızlandı ve yakında Timaş Yayınları’ndan çıkacak olan “Efsaneler ve Gerçekler” adlı kitabımda bağımsız bir albüm oluşturdu

Kitap çıkadursun, oradaki bazı fotoğrafları haber7.com  okurlarıyla paylaşmanın faydalı olacağına inandım. İnanıyorum ki, bu fotoğraflar da en azından ilk yazımdaki kadar ilginizi çekecektir

Tabii bu resimler, Çankaya ve türban tartışmalarının gök kubbemizde sık sık çınladığı şu günlerde Atatürk döneminde kapalı kız ve kadınlara bakışın da yeniden sorgulanmasına vesile olursa ne mutlu bana

Şimdi 5 karelik bir zaman yolculuğuna davet ediyorum sizi. Buyurun...

Fotoğraf 1



Bu fotoğraf Cumhuriyet’in ilanından 5 ay kadar önce, Mayıs 1923’de Çankaya Köşkü’nde çekilmiş. Atatürk, yanında kayınbiraderi, kayınvalidesi Adviye Hanım ve Latife Hanım olmak üzere bir hanım misafirle köşkün fotoğrafçısına böyle poz vermiş. Bir başka deyişle, üç çarşaflı hanım Çankaya’da

Fotoğraf 2



Bu fotoğraf Manisa’da çekilmiş. Tarih 1922 güzü. Halk Mustafa Kemal Paşa’yı heyecanla bağrına basmış. Sağda ve solda görülen ama yüzleri görünmeyen peçeli ve çarşaflı hanımlar, Manisalı öğretmenler olmalı. Önde bir öğrenci muhtemelen Gazi’ye şiir okuyor.

Bu defa Akşehir’deyiz. 1922 sonu veya 1923 başı. Gazi, Latife Hanım’la birlikte yurt gezisinde. Sol tarafta gördüğümüz kapalı hanımların kendilerine iyice yaklaşmış bulunan Latife Hanım’a doğru ilerlemek istedikleri beden dillerinden okunuyor. Gazi, fotoğrafın en sağında...

Fotoğraf 3



Türk Kadınlar Birliği Atatürk’ü ziyaret ediyor. Birlik 1924’de kurulduğuna göre fotoğraf Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait olmalı. Atatürk’le birlikte poz veren kadınlardan en sağdaki, yüzünü açmış olsa da çarşafıyla dikkat çekiyor. Hemen yanındaki kadının başörtüsü ise oldukça iddialı. Kadınların her biri farklı tarzlarda da olsa tesettürlüler. Ve kadın haklarını savunuyorlar! Gazi’yi ziyaretlerinin maksadı da kadınlara daha fazla hak talep etmek.

Fotoğraf 4



Şimdiye kadarki fotoğraflara, ‘o Cumhuriyet’ten önce çekilmiş’ veya ‘ilk yıllarda bu kadarı normal’ diyerek burun kıvıranlar bu fotoğrafa ne diyecekler, merak ediyorum. Yıl bu defa 1937. Atatürk ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, çarşaflı bir kadının derdini dinliyorlar. Yüz hatları ve tavırları kadının başındaki örtüyle değil, içiyle ilgilendiklerini yeterince gösteriyor sanıyorum.
8  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / ATATÜRK 1922 DE SİYASETİ BIRAKACAĞIM DEMİŞMİYDİ : Temmuz 25, 2008, 08:03:07 ÖS

Atatürk 1922’de “siyaseti bırakacağım” demiş miydi?

Sen deyince “Sulhten sonra isterim Herkes gibi bir fert olmak, hür olmak” Hepimizde doğdu büyük bir vehim Gerçekten mi bu kıyamet kopacak?

O sakin tabiatlı Ziya Gökalp, Diyarbakır’da çıkan “Küçük Mecmua”da peş peşe neşrettiği şiirlerle Gazi Mustafa Kemal’e ‘Sakın çekilme’ mesajını vermek ihtiyacını neden duymuştu? Yoksa gerçekten de Yunanlıları yenilgiye uğratmış bir ordunun Başkomutanı sine-i millete dönmek üzere midir? Nedir bu telaş ve kıyamet neden kopacaktır?

TBMM zabıtlarını açıp okuduğunuzda bu endişenin, hatta korkunun gerçek sebebini bulmakta zorlanmıyorsunuz. İşte 20 Temmuz 1922 günü Başkomutanlığının TBMM tarafından süresiz kaydıyla uzatılması üzerine yaptığı teşekkür konuşmasında Mustafa Kemal Paşa’nın söyledikleri:

“İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel mukaddes davamıza başladığımız gün bulunduğum mevkie dönebilmekliğim imkânı olacaktır. (Alkışlar.) Hakikaten milletin sinesinde serbest bir millet ferdi olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Hakikatlere vakıf olan, kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir kıymeti yoktur.”

Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz’dan önce hem de Meclis huzurunda verdiği bu “söz”, muhtemelen kendisine tanınan olağanüstü ve süresiz yetkilerin kurtuluştan sonra da kullanıldığında bir diktatörlüğe gidilebileceğine ilişkin bazı vekillerin zihninde oluşan kuşkuların dağıtılmasına yönelikti. Mustafa Kemal Paşa için Sakarya zaferinden sonra üç rütbe birden atlatılarak mareşal yapılması, dahası Gazilik gibi en son 1897 Teselya savaşının kazanılmasından sonra Sultan II. Abdülhamid’e verilen benzersiz bir unvana layık görülmesi yeterli olmamış gibidir. O şimdi hedef büyütmüş ve bazı demeçleri Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadele’nin önder kadrosunu kaygılandırmıştır. Bunlara göre Mustafa Kemal Paşa’nın gözü şimdi de padişahlık ve halifelikteydi!

Karabekir Paşa ve Rauf Bey gibi asker kökenliler ile Halide Edip gibi aydınlar onun 20 Temmuz konuşmasında verdiği söze bağlı kalmasını, yani yeni bir makam mevki istemek şöyle dursun, mevcut makamları da elinin tersiyle bir kenara itmesini ve söz verdiği gibi sine-i millete dönmesini ısrarla istemekteydiler kendisinden.

İşte Uğur Mumcu’nun yayınladığı hatıralarında Karabekir Paşa’nın sözlerinden özetlediklerim:

Başlangıçta Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin’in kalmasını istiyor, suçlu olduğundan sözümüzden çıkmayacağını söylüyordu. Ben karşı çıktım ve yeni bir halife seçmemiz gerektiğini kabul ettirdim. Kararımız, padişahlığın kaldırılması ve hilafetin Osmanlı hanedanında kalması, Abdülmecid’in de halifeliğe getirilmesiydi. 30 Ekim 1922’de Mecliste sert tartışmalar cereyan ederken Rıza Nur’a harekete geçme zamanının geldiğini söyledim ve Gazi’nin isteği üzerine saltanatın kaldırılması lehine bir konuşma yaptım. Fakat Rıza Nur ve arkadaşlarının imzaladıkları kanun taslağının son şeklini okuduğumda gördüm ki, iş başlangıçta konuştuğumuz noktadan tamamen sapmış. Taslakta “Osmanlı hanedanı yoktur ve tarihe karışmıştır” ifadesi yer almaktaydı. Bunun üzerine Mustafa Kemal’e dönerek, “Paşam, kararımız bu muydu? Hilafetin Osmanlı hanedanında kalması gerektiği noktasında anlaşmamış mıydık? Bu cümleyi okuyan herkes sizden şüphelenecektir” diye uyardım. Nitekim Rauf Bey de aynı cümleye takıldı ve “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırdı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa “Endişenize hak verdim. Durun o cümleyi düzelteyim” diyerek “Osmanlı hanedanı” kaydını silip “İstanbul’daki padişahlık yoktur (madumdur)” diye yazdı. Sonra önerge meclise sunuldu.

Ancak ilk oylamada yeterli milletvekili bulunamaz. Bu anlamlı bir mesajdır Karabekir için. Gider Mustafa Kemal Paşa’nın yanına ve yüzüne karşı mecliste oluşan kaygıyı dile getirir: Bu önergeyle sizin hilafet ve saltanatı almak niyetinde olduğunuz kanaati belirmiştir. Düzeltmezsek iş vahim bir sonuca varabilir.

Bu noktada Karabekir’in bir ara teklifi olur. Hem Atatürk’ün verdiği sözü yere düşürmeyecek, hem de onu onurlandıracak bir çözümdür bu. Saltanat kaldırılacak, hilafet Osmanlı hanedanında kalacak, barış antlaşması imzalandıktan sonra Cumhuriyet’in ilanını müteakip Cumhurbaşkanlığına “sırf tarihî bir nam almak suretiyle” Mustafa Kemal Paşa seçilecek, ancak hemen arkasından istifa edecek ve ölünceye kadar Cumhurbaşkanlarının maddi imkânlarından yararlandırılacaktı. Bundan sonraki adım, boşalan Cumhurbaşkanlığı için halk oyuyla serbest bir seçim yapılmasıydı.

Evet, Cumhurbaşkanının halkın oyuyla seçilmesi yolunda ilginç bir tekliftir bu. Ancak aradan 85 yıl geçmesine rağmen hâlâ uygulanamamıştır. Çünkü bazı kimseler, Karabekir’in, Atatürk’ün ayağını kaydırıp kendisinin Cumhurbaşkanı olmak istediği yolundaki haberleri Gazi’ye yetiştirmişlerdir bile. Bunun üzerine projesinden vazgeçtiği anlaşılan Karabekir Paşa, en azından saltanatın kaldırılması ama hilafetin hanedanda kalması noktasında ısrarcı olur ve 1 Kasım 1922’de kanunlaşan tasarı böylece ortaya çıkar.

Ancak kamuoyu yine de tatmin olmuş sayılmaz. Değil mi ki Gazi vaktiyle bir söz vermiştir, öyleyse gereğini yapmalıdır. Mesela 1923 Şubat’ında yanında Kâzım Karabekir Paşa olduğu halde İzmir’den Ankara’ya dönerken çocukluk arkadaşı olup o sırada TBMM ikinci başkanı bulunan Ali Fuat Cebesoy’dan sürpriz bir telgraf almıştır. Telgrafta, bazı vekillerin Gazi Paşa’nın bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda 10 bin lira ödenek verilmesi için Meclis başkanlığına bir önerge verdikleri bildiriliyordu. İşte Ziya Gökalp bu ateşli günlerin öncesinde Diyarbakır’dan yazmaya devam ediyordu:

Gazi Paşa! Gerçi fazla yoruldun
İhtimal ki rahata da muhtaçsın
Lakin Türk’ün tılsımını sen buldun
İksir gibi bu millete ilaçsın.
mustafaarmagan.com - 2006 © - webmaster
9  Eğlence, Gırgır, Komik, Sohbet... / ŞİİRLER (kelımelerın dili) / YEİS YOK-(m.akif ersoy) : Temmuz 23, 2008, 09:38:03 ÖS
 



Lâkin, hani bir nefhası yok sende ümîdin!

"Ölmüş"mü dedin?Ah onu öldürmeli miydin?

 

Hakkın ezeli fecri boğulmazdı, a zâlim,

Ferdâlanın artık göreceksin ki ne muzlim!

 

Onsuz yürürüm dersen, emîn ol ki yürünmez.

Yıllarca bakınsan, bir ufak lem'a görünmez.

 

Beyninde uğuldar durur emvâcı leyâlin;

Girdâba vurur alnını, koştukça hayâlin!

 

Hüsran sarar âfâkını, yırtıp geçemezsin.

Arkanda mı, karşında mı sâhil seçemezsin.

 

Ey, yolda kalan, yolcusu yeldâ-yı hayâtın!

Göklerde değil, yerde değil, sende necâtın:

 

Ölmüş dediğin rûhu alevlendiriver de,

Bir parça açılsın şu muhîtindeki perde.

 

Bir parça açılsın, diyorum, çünkü bunaldın;

Nevmîd olarak nûr-i ezelden donakaldın!

 

Ey, Hakk'a taparken şaşıran, kalb-i muvâhhid!

Bir sîne emelsiz yaşar ancak o da: Mülhid.

 

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile ye'sin

Hâşâ! Bunun imkânı yok elbette bilirsin.

 

Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?

Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?

 

 

 

Doğduk, "Yaşamak yok size!" derlerdi beşikten;

Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!

 

Telkîn-i hayât etmedi aslâ bize bir ses;

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

 

Ye'sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

Mel'un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!

 

"Devlet batacak!" çığlığı beyninde öter de,

Millette bekâ hissi ezilmez mi ki? Nerde!

 

"Devlet batacak!" İşte bu öldürdü şebâbı;

Git yokla da bak var mı kımıldanmaya tâbı?

 

Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmıyacaktır;

 

Tek sen uluyan ye'si gebert, azmi uyandır:

Kâfi ona can vermeye bir nefha-i îman;

 

Davransın ümidîn; bu ne haybet, bu ne hırmân?

Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;

 

Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla,

Allah(c.c.)'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

İstanbul, 30 Teşrinievvel 1335 (1919)
10  ATATÜRK KÖŞESİ / Ulu önder Atatürk / DÜNYA ONUN HAKKINDA NE SÖYLEDİ???? : Temmuz 22, 2008, 11:23:31 ÖÖ

Gazi Mustafa Kemal Atatürk en büyük devlet adamı
Franklin D. Roosevelt (ABD Başkanı)
Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O'nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin Dışişleri Bakanı Litvinof ile görüşürken, onun fikrince bütün Avrupa'nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının bugün Avrupa'da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara'da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu söyledi.
(Üç Adam: Kemal Atatürk - Roosevelt - Mussolini, 1937)

Yüzyılımızın dahisi
David L'loyd George (İngiltere Başbakanı)
Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu. (1922)
(K. Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi: 1958, s. 508)

"Ata'nın ölümü büyük kayıptır"
Winston Churchill (İngiltere Başbakanı)
Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaşları sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir. (Tan: 18 Aralık 1938)

Yüksek anlayışlı önder
Vladimir İlyiç Lenin (Rus İhtilali Lideri)
Mustafa Kemal, sosyalist değildi. Fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici, iyi düşünceli ve akıllı bir önderdir. O, soygunculara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultanı da yaranı ile birlikte alt edeceğine inanıyorum. (1912)
(Tek Adam: 1964, s. 378)

"O'na nasıl hayran olmayalım?" Edouard Herriot (Fransa eski Başbakanı)
- Paşa, size nasıl hayran olmayayım? Ben Fransa'da laik bir hükümet kurmuştum. Bu hükümeti Papa'nın Paris'teki temsilcisinin yardımı ile papazlar devirdi. Siz ise bir halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz. Siz bu taassup içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? Dehanızın büyük eseri laik bir Türkiye yaratmak olmuştur. (1933)
(Yazılmayan Yönleriyle Atatürk: 1963, s. 62)

"Türkiye övünebilir"
Eleutherios Venizelos (Yunanistan Başbakanı)
Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir... Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamıyla büyük adam niteliğine hak kazanmışlardır. Ve bundan dolayı Türkiye övünebilir. (31 Ekim 1933)
(Cumhuriyet: 29 Ekim 1969)

Türk birliğinin mimarı
Dwight D. Eisenhower (ABD Başkanı) Kemal Atatürk için daimi bir anıt tesisi münasebetiyle Türkiye'ye tebriklerimi arz ile gurur duyuyorum. O'nun gösterdiği yolda yürüyen büyük ulusunuz çok önemli başarılar elde etmiştir. Türk birliğinin ve ilerleyişinin mimarı Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan bu tören, dünyanın her tarafından hür insanlara ilham kaynağı olmuş bir zata çok yerinde bir saygıdır.
(Anıtkabir Özel Defteri'nden, 1953)

Atatürk ilham kaynağıydı
Habib ben Ali Burgiba (Tunus Devlet Başkanı)
Sakarya Savaşı, sakarya Zaferi, yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?
(Cumhuriyet: 26 Mart 1965)

Sadık dostluk duyguları
Charles de Gaulle (Fransa Devlet Başkanı)
Büyük Atatürk'ün ölümünün 25. yıldönümü nedeniyle Fransız ulusunun, Türk ulusuna karşı duymakta olduğu sadık dostluk duygularını dile getirmek isterim. Türkiye tarihi, bugün, her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılmaz bir durumdadır. Ve Atatürk'ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır. Memleketlerimiz arasındaki yüzyılları aşan dostluk, bu gelişmenin temelini oluşturur.
(Vatan: 10 Kasım 1963)

"O, Müslümanların da sesiydi"
Muhammed Ali Cinnah (Pakistan'ın kurucusu)
O, Türkiye'yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. Kemal Atatürk'ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir. Atatürk gibi bir önder önlerinde bir ilham kaynağı olarak dikildiği halde Hint Müslümanları bugünkü durumlarına hala razı olacaklar mı?
(Milliyet Gazetesi: 10 Kasım 1954)

Bütün çağların lideri
Muhammed Eyüp Han (Pakistan Devlet Başkanı)
Kemal Atatürk yalnız bu yüzyılın en büyük liderlerinden biri değildir. Biz Pakistan'da O'nu, gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. O, yalnız sizin ulusunuzun sevgili önderi değildir. Dünyadaki bütün Müslümanlar gözlerini sevgi ve hayranlık duygularıyla O'na çevirmişlerdir.
(Cumhuriyet: 10 Kasım 1963)

Atatürk'ün yönetimindeki Türkiye
Nikita S. Kruşçev (Sovyetler birliği Başkanı) Yakın ve Ortadoğu'da ilk cumhuriyet, doğuşunu O'na borçludur. Bu cumhuriyet, birçok ulusun milli özgürlük savaşlarına ışık tutmuştur. Atatürk'ün yönetimindeki Türkiye'nin uluslararası otoritesi yükselmiş ve ülkesi dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya başlamıştır.
(Milliyet: 10 Kasım 1963)

Yüzyılımızın büyük önderi
John F. Kennedy (ABD Başkanı)
Atatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk ulusuna ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. Şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve o zamandan beri Atatürk'ün ve Türkiye'nin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir ulusun kendisine olan güvenini daha başarı ile belirten bir başka örnek gösterilemez.
(Hürriyet: 10 Kasım 1963)

Modern çağın yapıcısı
Jawaharla Nehru (Hindistan Başbakanı)
Kemal Atatürk veya bizim O'nu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman çok duygulandım. Türkiye'yi modernleştirme yolunda Atatürk'ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O'nun dinamizmi, yılmaz ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğu'da modern çağın yapıcılarından biridir. O'nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.
(Gazeteler. 10 Kasım 1963) Eserleri takdirle anılmaktadır
Prof. Ludwig Erhard (Batı Almanya Başbakanı)
Bütün dünya 10 Kasım'da, biz Almanların da dostluk ve saygı ile bağlı olduğumuz bir insanın hayatını ve eserlerini takdirle anlamaktadır. Atatürk, daima Türkiye ile Avrupa arasında sıkı bağlar kurmaya çalışmıştır.
(Vatan: 10 Kasım 1963)

Kahraman ve cesur asker
Sir A. Douglas - Home (İngiltere Başbakanı)
Mustafa Kemal ismini bundan 50 yıl önce seçkin bir Türk komutanı olarak duymuştuk. Daha sonra barışın kuruluşuyla devlet adamlığı özelliklerini ortaya koymak fırsatını elde etmesi, büyük milli önderlerden biri olarak Ona tarihin en yüce mevkilerini kazandırmıştır. O kahraman ve cesur askeri saygıyla, modern Türkiye'nin gerçek babası olan devlet adamını da hayranlık ve şükranla anıyoruz.
(Cumhuriyet: 10 Kasım 1963)

Ata'ya duyulan hayranlık
Hayato İkeda (Japonya Başbakanı) Atatürk'ün Türk Dili Devrimi'ni gerçekleştirmesi ve dinle siyaseti birbirinden ayırarak türk toplumunun modernleşmesini sağlamak yolundaki çabalarına karşı büyük bir hayranlık duymaktayız.
(Hürriyet: 11 Kasım 1963)

"O, eserini tehlikeye sokmadı."
Kurt G. Kiesinger (Federal Almanya Başbakanı) Ben Türk - Alman dostluğunu yakından tanıyan bir neslin çocuğuyum. Küçük yaşımda bir adamın kahramanlıkları, yaptığı hizmetleri, ülkesi için giriştiği özverileri gördüm. Bu adam Mustafa Kemal idi. Bugün daha iyi kavrıyorum ki o insan büyük bir devlet adamı idi. Büyüktü, çünkü, ölçüyü korumasını her zaman bildi ve eserini tehlikeye sokacak sınırları aşmadı. Yürekliliğin ve kendi yürekliliğinin sınırlarını da çizebilecek kadar anlayışlıydı.
(Yeni Gazete: 9 Eylül 1968)

Atatürk'ün büyüklüğü
Joseph Luns (Hollanda Dışişleri Bakanı)
Çağımızda; uzak görüşlü, cesur, siyasi, sosyal ve ekonomik reformlarla Türkiye'yi bugünkü modern cumhuriyet durumuna getiren Atatürk'tür. Aynı zamanda bugün Türkiye'nin Avrupa Ortak Pazar'ına girebilecek güce erişmesini sağlayan modern ekonominin temelini hazırlayan da yine O'dur.
(Gazeteler: 11 Kasım 1963)

"Atatürk'le övünüyorum"
Gen. Douglas Mac Arthur (ABD Uzak Doğu Kuvvetleri Başkomutanı)
Asker - devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye'nin en ileri memleketler arasında hakettiği yeri almasını sağlamıytır. Yine O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını oluşturan, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir. Ben Atatürk'ün sadık arkadaşlarından biri olmakla büyük övünç duyuyorum.
(10 Kasım: 1963)

Mustafa Kemal'in büyüklüğü
Ernest Hemingway (Amerikalı Romancı, Yazar)
Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya'da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa'yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi "İron Duke"kül rengi öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte ettirmeye değil... Bu görüşmeler, Avrupa'nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyor. Çünkü Mustafa Kemal, herkesin bildiği gibi, Yunanlıları silip süpürmüştü.
(The Toronto Daily Star: 23 Ekim 1922)

En büyük devlet adamı
W.Somerset Maugham 8İngiliz Romancı, Yazar)
Bir insanın değerinin en belirli ölçüsü kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna - düşmanına kabul ettirebilmesindedir. İşte Atatürk bu yüceliğe ermiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye'yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasında katılmıştır.
(Cumhuriyet: 11 Kasım 1953)

Yaşayan Türkiye

Claude Farrere (Fransız Romancı ve Diplomat)
Sevr'den sonra Türkiye'nin öldüğünü zanmıştım. Ama Türkiye yaşıyor; hem, Mustafa Kemal başına geçeli beri öylesine canlı yaşıyor ki; bir L'loyd George'un bütün çabaları, bütün imkanları, sağduyuya meydan okuyan bu şiddetli yaşama isteğinin karşısında erimekten başka bir şey yapamıyor... (1930)
(Türk Dili: 1964, C.XIV, s. 158)
"O'nun bakışı ile aydınlandık"
Muhammed İkbal (Pakistan Milli Şairi)
Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcım iken O'nun bakışıyla cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş haline geldik.
(Türk Dili: 1958, C. VIII, s. 86)

"O, yarını görürdü"
Lord Kinross (İngiliz Devlet Adamı)
Atatürk, tarih boyunca gelip geçmiş en büyük devlet adamlarından biridir. Hiçbir zaman yaşadığı zamanın üzerinde durmamış, ileriyi görerek ona göre iş yapmıştır. Atatürk'ü Mussolini ve Hitler gibi yöneticilerden ayıran nokta işte bu niteliktir. Onlar her yaptıklarında kendilerini düşünerek hareket ediyorlardı. Atatürk, kendisinden ötesini, 20 - 30 yıl ilerisini görerek hareket ederdi.
(Ulus: 10 Kasım 1960)
Atatürk ile yaşamak
Şnork Kalutsyan (Türkiye Ermeniler Patriği)
Tarihte çok az kimse halkına ve vatanına Atatürk kadar faydalı ılmuştur. El ele, gönül gönüle güzel yurdumuzda huzur, barış ve anlayış içinde, sola sağa sapmadan Atatürk'ün hedefinde yaşayalım.
(Gazeteler: 13 Ocak 1981)
Sayfa: [1] 2 3









l oyun-forum.net l Sony SRF-S84






Rss Sitemap -
Yasal Uyarı

Sitede bulunan linklerin tamamı kopya olup,site ve host sahibinle
ilişkili değildir. Bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır ve site
bünyesinde hiçbir dosya bulunmamaktadır.Dosyaları bilgisayarınızda
24 saatten fazla tutmanız T.C. yasalarına göre suç sayılır. Dosyalar
tanıtım amaçlı olduğundan hak sahibi şahıs veya şirketin bize mail
atması halinde,isteği üzerine tüm kopya linkler kaldırılır.
Smf default tema düzenleme Di_jean
Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks

TinyPortal v0.9.8 © Bloc


Google ve orumceklerin son ziyareti Temmuz 24, 2008, 04:58:28 ÖS